Kayıtlar

'' Sesler duyuyorduk kırıkların arasından. Zamanı bölmeye çalışan bir can tatlı sesiyle yapmıştı bu kırıkları. Bir salyangoz kabuğu içinde saklanmıştı yıllarca o turuncu çiçeğin kucağında. ''   Bazen sana benzemek istiyorum sonra bu kuşa.  Bir ağaç gibi sakin ve gürültülü bir şekilde uzanmak istiyorum gökyüzüne. Aniden heryerdeyim ve aniden tekrar burada sana bakıyorum ama k albimin çok dışında kalmayı arzu ediyorum, dönüşmeyi. Geri döndüğümde artık orada olmayacaklarını bilmeme rağmen. 
  Bugün eve dönüşümün 9. günü, kaybettiğim ve hatırlamakta zorlandığım her şey buraya sıkışmış sanki. Derin bir nefes alıp kapalı gözler ile tüm noktalara ulaşabiliyorum. O kadar ki, kardeşimin yokluğu bile hissedilmiyor bazen.  Yine de tüm bu gerçekliğin içine gömülmek zırhımı biraz daha ağırlaştırıyor. Çocuk olduğumuz günlerde üzerinde resimler çizdiğimiz masa, tavan arasındaki oyuklar ve aklımdaki oyunlar… hepsi yerli yerinde. Ama kardeşim Zelune'yi hatırladıkça ağrım biraz daha çoğalıyor, biraz daha ağırlaşıyor ve gömülüyorum. Böyle anlardan sonra kaçmanın ve saatlerce yürümenin, göğsümdeki ağrıyı ve zırhımdaki yoğunluğu hafiflettiğini biliyorum ama beni buraya bağlayan şey tüm haraketimi engelliyor. Yine de kendime acıyıp sabırla ve erdemle bacaklarımı hareket ettiriyorum. Tepkisiz ve nefessiz bana bakan sandalyeye benzememek için zorluyorum kendimi arzu ve tutku ile yürümek istiyorum. Hızlandığımda onlar da güçleniyor, dirileşiyor ve sandalye konuşmaya başlıyor sanki. On...
 Benim işaretlerim sadece bir anıya dönüştüğünde karanlığın içinde kendini kaybet. Acıtacağını biliyorum ama korkma.. çünkü benim ateşim seni taşıyacak. Ne olursa olsun.. bu sertleşmiş ve kıvrılmış kökler senin bir parçan. Uzak bir ağacın dibinden gövdene ulaşırlar, sana oraya göstereceğim. Hiçbir güç onları senden alamaz ama bir gün onların varlığını hissetmesen bile, unutma.. senin ateşin her zaman bir tohum taşır ve bu tohum gövdenden geçerek tekrar büyür.
Resim
               Buraya bu ağacın altına senin için bir şey bırakacağım..  Vorn...          Yalpalanarak yürüdüğüm bu yola hiç yabancı değilim.. Zaman öylesine hızlı geçiyor ki bazen gölgemi bile fark etmek zorlaşıyor.. Vorn ! sana yalan söylemeyeceğim.. Ağaçlar yanarken ses çıkarır ve onların oyuklarında hayvanlar yaşar. Ağaçları kıskandığımı biliyorsun.. Onlar öylece yüzyıllarca sabit ve hafifçe gürüldüyerek gökyüzüne doğru uzanıyorlar. Ben onlar kadar sabırlı değilim. Ne yere ne de göğe, ortada bir yerdeyim.. Tüm bunlar olurken tıpkı Akrel gibi dönüştürülmek istediğim oluyor. Bir oyuktan alınıp bir ağacın gövdesine asılmak orada yüzyıllarca beklemek..  Vorn ! ölü adamların suyun üzerinde yürüdüğü gibi soğuk ve sersem bir esintiyle mi geldim, yoksa ben zaten orada mıyım ?
Resim
O gece kuşları dinlemiyor olsaydın sana seslenecektim.  Gökyüzüne bakıp anlatacaktım bir ölüyü kucaklamanın vurgununu. Gölgem yerin altına doğru uzanırken, bağıracaktım sonra denize doğru düşecektim.  Ellerimde tuttuğum söğüt ağacının yaprağı savrulacaktı rüzgarla.  Ardından bakarken ıslık çalacaktım.. Tıpkı gölgem gibi yerin altına, susuz ve sersem bir şekilde saplanacaktım... O gece kuşları dinliyor olmana, o gece orada olamana sevindim.
Resim
          Adımı ilk kez sorduğun zaman sana cevap vermek istememiştim. Zaten kuyudaki uğultuya odaklanmıştım. Hem beni görebiliyor olman yeterliydi benim için ama sen ısrarla adımı sordun, sen adımı tekrar ve tekrar sorarken ben şekilsiz ve isimsiz olduğum zamanı hayal etmeye çalışıyordum. Zamanın ötesine geçmek için yalvarıyordum ama bilmediğim çok şey vardı. Tüm o gerici derinliğin içinde çok ufak bir ayrıntıydım. Ellerime bakmaya çekiniyorum. Sese dokunamamak beni üzüyor. Tüm akışı anlamakta zorlanıyorum çünkü; zaman benim için ikiye bölünüyor. Şimdi tekrar bu gümüş renkli düzlükte, kendimi kaybetmemek ve dönüşmemek için zor tutuyorum. Biliyor musun bir keresinde boş bir alanda yürürken çok güzel bir ninni duymuştum fakat bu ninni bir insanın sesinden gelmiyordu. Ardından ağaçların ve dalların olduğu alana doğru yürüdüm. Biraz daha ilerisinde ateş ve ateşin yaydığı ışığı gördüm.. Alevler havada süzülürken onları toprağa bağlayan kökleri yoktu ve o ateşi...
                  Seni dönüştürecekler Akrel , seni bir oyuktan alıp, bir ağacın gövdesine asacaklar. Orada düşünmek ve düşmek için zamanın olacak ama seni dönüştürecekler. Gizem ve derinlik arasındaki ayrımı anlayamadan seni bir ağacın gövdesine saplayacaklar Akrel. Sen kanayacak ve yanacaksın ama canın yanmayacak zaten sonra uyanacaksın..  Bilirsin geceyi severim, içindeki sessizliği, uzaklığı, uyuyanların duyamadıklarını dinlemeyi.. Ben, geceyi gündüzden daha çok severim Akrel çünkü; ben karanlıkta iyi görürüm, ben karanlıkta iyi duyar ve daha güçlü severim... Sen uzunca asıldığın zaman gövdenle bir ağacın kabuğuna, geceyi bekleyip seni oradan kendi gövdeme düşüreceğim. Toprağa adını yazıp üzerine tohumlar serpeceğim. Söğüt ağacından yapılmış bastonumla yükünü hafifleteceğim senin. Sonra sen dönüp ardına bakacaksın, ağacın üzerinde asılı kalan gölgene. Bir ninni gibi esecek rüzgar gölgesiz bedenine, sonra yüreğine saplanan her ne ise...
Kanattığın yarayı nefesinle kuruturken Çalıların arasına uzanan gölge hangi oyuktan geldi ? Geçerken yanından sersem ve esintili, Hatırladığın son şey neydi ? Yerin 7 kat altına inerken, susadığın ve kaybettiğin.
ölü adamların suyun üzerinde yürüdüğü gibi soğuk ve sersem bir esintiyle mi geldim - yoksa ben zaten, oradamıyım.
Resim
Meria'd  Kardeşinin rüyasından çıka gelmiş Meria’d. Korkunç bir gecenin ertesinde… Annesi ona sormuş  ‘’ beni hatırlıyor musun sen güzel çocuğum, beni duyuyor musun bilmediklerinin ardından ‘’ Meria’d onu hatırlamamış ona benzeyen onun gibi konuşup onun gibi giyinen kimseyi hatırlamamış. Sen bahçede dönüp duran bir kuştun Sen Kuyunun dibindeki uğultu. Ellerinin ardı görünürdü senin Meria’d Konuşurken nefesin bir fısıltı gibi duyulurdu. Artık ne zaman yapraklar düşse, bir gölge onların arasına uzanıyor. Sakince doğrudan bize bakıyor. Sen onları göremiyorsun.. Bu beni üzüyor. Nehirler yükseldiğinde sana geri dönebilir miyim ? Bir süre için zihninde yaşayabilir miyim Meria’d ? Bir süre için… Çünkü ben; güneş doğduğunda denize doğru düşerim. Eğer yapabilirsen benim için bir ışık yak Nefesini içine üfle ve  bildiklerini geri getir. Bana bir isim ver ve ben de sana orada sakladığın şeyi geri vereyim. Kalbini kalbimim olduğu yere koy v...
Kalbinin çok dışında kalmayı arzu ettiğini biliyorum. Dönüşmeyi ve orada olmak istemediğini.
Sana bakmak güzel ve bu kara zift gibi kediye dokunmak. Bazen sana benzemek istiyorum. Bazen bir gölgesize. Elini ağacın gövdesine koy, hissediyor musun ? Buz gibi, bazen ona benzemek istiyorum. Aniden her yerdeyim ve aniden tekrar burada... sana bakıyorum.
 ''Bak isimler silinip duruyor.Düşün şimdi; adını bilmediğin birşeye nasıl sesleneceksin ya da seslensen bile seni duyacak mı ? duysa bile gerçekten ona seslendiğini nasıl anlayacak. Bak görüyor musun isimler siliniyor işte...'' Oturduğumuz taşın üzerinde bir sağa bir sola bakıp gülümsüyordu. Aralıklarla havayı kokluyor sonra '' gece  '' diye mırıldanıp, yüzüme bakıyordu. Bana dönüp bir kez daha gülümsedikten sonra sordu. ''Peki sen beni biraz taşır mısın, şu çukura kadar. Beni biraz taşırsan sana daha fazlasını anlatacağım ve sen de bileceksin.'' Onu istediği gibi çukura kadar taşıdım, seyrek ve savrularak. Her yalpalanışımda o içten içe kıkırdadı bense hem onu hemde kendimi düşürmemek için gayret ediyordum. Bi de gecenin o vakti paçalarımıza dolanan kedi rahat bırakmıyordu, yinede o anı ve onları sevmeye başladığımı farkediyordum. Bir an farkettim ki üzerimdeki tek yük onun ağırlığı ya da beni yalpalatan kedinin sırnaşması değildi. Ben ...
                              YEDİ KAHVERENGİ YOL            Akrel 30’lu yaşlarında, orta boylu, sol gözünün altında kulağına kadar uzanan derin bir yaraya sahip sessiz sakin bir adamdı. Akşamları zamanının çoğunu yürüyerek geçirir ve eve döndüğünde en sevdiği plağı pikapa koyar hep aynı parçayı dinlerdi. Tek kardeşi olan Kivra’ya çok düşkünkü, çoğu zaman kendisinin dışında sadece onun için yaşadığını ve ona olan bağlığının sonsuz olduğunu düşünürdü. Yine yürüdüğü akşamlardan birinde henüz gece olmadan, varmak istediği yolun sonuna kardeşi Pradu ’ nun evine varmıştı..             Sıcak bir selamlama ve özlediği her şey bu evin içindeydi. Arkadaşlarına sıkıca sarıldı, onu omzundan tutarak kendine çekti ve gülümsedi. Pradu da Akrel gibi sakin ve sessizdi, gözleri sürekli parlar ve yüzünden tatlı tebessüm hiç düşmezdi. Ama bugün Pradu biraz dah...
            Kuşun gölgesinde otururken, ayaklarım toprağa hiç değmez, o gidene kadar yere basmayı hiç düşünmem, zaten istesem de yapamam...             Kuşla ve onun gölgesiyle oturuyorum, ardımdaki her şey rüzgar ile birlikte savruluyor, toprağa ve havaya karışıyor hatta suya sonra ateşe, dünyanın arka tarafına doğru uçuşuyor... Yıllardır ne kadar çok dilesem de gördüklerimi istediğim gibi anlatamam. Çünkü zaman, ikiye bölünür ve ben, çok dışımda değil, bu gümüş renkli düzlükte, kendimi kaybetmemek ve dönüşmemek için zor tutarım... nihayetinde başaramam.             İlerideki tepeyi birdenbire görüyorum. Rüzgar, bana doğru esiyor, bulutların ve ağaç dallarının arasından güneşi çok az görebiliyorum. Kolumdaki saate bakınca dört saattir aynı yerdeyim ama bulunmam gereken yeri çoktan geride bırakmışım. Dört saat boyunca taş gibi oturmak yoruyor beni, böyle bir anda; anlamlar ve düşünceler, sabit ...
      Ama aniden, sakin ve saydam, karanlığın içinde görebiliyor olmak ve tekrar, kalbinin çok dışında kalmış, o yaratık kadar çelik kanatlı.       Konuşmasına başlamadan önce, benden bir bardak su istedi, ona suyunu doldurup yavaşça yanındaki sandalyeye oturdum. Suyu ağır ağır içerken bu yaşlı adam, ellerindeki karartı gözlerime dokunuyordu, sormaya cesaret edemedim... Bu anlar içinde, hem ruhunda hem de ağzında uzun bir sessizlik vardı. Bekledim... Sonunda derin bir nefes alıp gözlerini bana dikmeden hafifçe kafasını çevirdi; anlıyor ve biliyormuşçasına gülümsedi. Tüm ağırlığım ve sakinliğimle masada otururken, bana ait olmayan hatıraları anımsıyor ve sessiz bir müziğin odanın içinde nasıl salındığını dinliyordum. Tam konuşmaya heveslenmiş aynı ölçüde cesaretlenmişken, örtüsü olmayan yuvarlak masaya ellerini uzatıp, konuşmaya başladı '' Senin de bildiğin gibi Akrel , her ne kadar sebepsiz yere olmasada, fazlasıyla sessizim... ruhum ve aklım için kay...

Yedi kahverengi yol - VI

Sevgili kuş,  pençelerim olmasaydı, alnına biraz toprak serperdim ama korkuyorum seni incitmekten, korkuyorum yaranı büyütmekten. Sabaha daha var, kaygılanma kuş, sabah olduğunda anlayacaktır. Kalkıp düştüğün yerdeki çukura, oraya akan kana bakacaktır. Dönüp saracaktır belki başını. Biliyorum ben sevgili kuş biliyorum sen kaygılanma. Gündüz olana dek koşacağım, gündüz olana dek durmaksızın ve o tepeden sana bakacağım, tekrar buradaysan ve kanamıyorsan sana gülümseyeceğim. Tekrar buradaysan ve kanıyorsan, seni almaya geleceğim. Çünkü kalbin kanatlarını taşıyamayacak kadar ağırlaşmış olacak ve ben sevgili kuş, senin yükünü seninle birlikte götüreceğim, sonra sen dönüşeceksin. Sabaha daha çok var kuş, hoşçakal.

Zaern

  Toprak kararmaya başlıyor, yere değen her gölge gibi ve oraya uzanamayacağımı bir kez daha hatırlatıyor bana, bildiklerimin ardına... Rüzgarın tarafından, rengi koyulmakta olan bir tepe, ardında kaybolabileceğim kadar büyük bir orman, ardında adını bilmediğim insanlar, ardında ismini bile telaffuz edemeyeceğim bir cemiyet. Karanlığın içine serilmiş ışıklar, kaldırmıyor topraktaki örtüyü, kaldırmıyor sınırladığı bu gücü. İçine gömüldüğüm, etten ve kemikten koparıp atamıyor. Şu tarafta, rüzgarın tarafında rengi koyuluyor yine bir tepenin, ardında bir tepe, tepenin ardında yine bir orman ve onun göğsündeki can. Sabah oluyor, yine güneş ve beni koruyan kanatsızın ardında serin rüzgar. Üstüme saf aydınlıktan düşmüş gibi. Ama henüz bilmiyorum, rüzgarın uçusundaki naifliği, kanatsızın süzülüşünü. Bir dostum daha çıka gelsin istiyorum, toprak kararmadan, bir dostum daha rüzgarla fısıldaşarak. Beton duvarların arasında bekleyen soğuk bir yaratık, güneş yükseldiğinde uyuyor ve buna karşı...
Ölümsüz bağlılığımızı tamamlamaya çok az kalmıştı ama korkunç gecenin ertesinde, kumlu sulardan nereye çıktığımı asla bilmiyordum ve yüksekte olanlar bu bağlılığa izin vermemişlerdi. Yıllarca yürüdüm, yıllarca karanlığa ve cılız aydınlığa, beni yok edecekleri toprağa, yalnızlığa, geceye ve suyun altına... Gizlemeliydik görecek olanlardan, gizlenmeliydik sana bir şey olur diye. Kayıyor ince bir su gibi aydınlık saçan ışık, yanmaya başlıyor üzerimde taşıdığım bu çelik zırh ve bir sıcaklık seziyorum gövdende toprağını yakacak.. Zorluyor beni kızgın çeliğin ağırlığı. Zorluyor beni arzum ve korkum.  Henüz gece olmadan, varmak istediğim yolun sonuna, kardeşim Kivra'nın evine varmıştım. Sıcak bir selamlama ve özlediğim her şey bu evin içindeydi. İçerideki dostlarıma selam verip, koltuğa sıralanmış insanların yanında bir yer bulup yavaşça oturdum. İnsanlara ve sessizliklerine odaklandım, dostlarımın gözlerine ve kardeşimin gövdesindeki karartıya. Kapıdaki sevincimin ardından gelen bu d...
Sana yazmak için çok uzun süre bekledim Sahruel, çünkü hep birşeylerin eşliğinde olduğumu hayal ettim ve duymayı istediğin hikayeyi sana yazıyorum. 40 yıl önce seninle konuştuğum o an mükemmel bir zamandı. Ama sen beni, kendimi yok etmeye ikna ettin ve ben bir süre sonra yenilgiyi kabullendim... O gece tüm bunların bir oyun olduğunu, rahme düştüğüm ve insan olmaya başladığım o ilk an ki kadar bütünlüğümün ve aynı nitelikte yaradılışımın devam edeceğini sayıklıyordum kendime. Fakat bu sadece bir sayıklamaydı. Beni yok oluşuma ikna etmeden önce, bir ulu gibiydim, etraflarında dönerek izlediğim o üstünler gibi, korkusuz, erişilemez ve vazgeçilmezdim. Kalıbımı biliyordum, adımı, kim olduğumu, nereden geldiğimi... en çok da nereden geldiğimi. Günlerin, ayların, yılların hatta asırların benim için olduğunu biliyordum, gece ve gündüzü yaşıyordum... Benim gibi birisi için çok özel şeyler vardı bu toprağın üzerinde... O gerici derinliğin en ucundaki noktaydım ben, aydınlığı görme...
                                       Sevgili insan, mektup acil ve parmaklarım acıyor. Seni arayacaktım, fakat; yaşadığım yer şehre çok uzak bir mesafede, oraya varmak için yedi orman ve iki nehir geçmem gerekiyor, bunun ne demek olduğunu biliyorsun ve artık zaman yok. Bu sana yazdığım ilk ve son mektup olabilir, çünkü; kısa bir süre sonra hiçbir şey hatırlamıyor olacağım. Kuzgunlardan birisi bugün öldü, bir diğeri ise bu mektubu sana taşıyor olacak ve artık onun seninle birlikte kalmasını istiyorum. Ölen kuzgunu gömmek zorunda kaldık, kanadından bir parçayı da bu mektupla sana gönderiyorum. Bu ölümle ilgili bir kaygım ve korkum yok, üzüntümün bir parçası da olmanı istemiyorum. Şimdi sana o çok merak ettiğin ak kadını yazacağım. Kadın güvenli bir yolda yürüyor, yabani otların büyüdüğü bir yol bu ve o yolda hiç b...
Gecenin uykusuna az kalmışken;            Evi saran taze beyaz çiçeğin kokusunu çok iyi hatırlıyorum sanki beni rahatsız etmişti ya da onunla bir çeşit bağ kurmamı sağlayacak kadar güzel kokuyor, belki bu yüzdendi. Sağımda büyük bir dolap vardı, onun varlığı beni ürkütmeye başlarken her şey daha da ağır bir hâl aldı, henüz yeni doğmuş bir bebeğin korkularını yaşıyor gibiydim, her şey git gide sıkışıyor... Bu oda da çok eşya yoktu aslında, olabildiğince geniş bir odaydı, büyük bir dolap, çift  kişilik  yatak, yatağın tam kenarında çalışma masası, ona eşlik eden gece ışığı, yatağın tam karşısında ise sokağa bakan büyük pencereler ve pencerelerin önünde geçmişten kalan iki yaşlı koltuk, her şeyin başlamasına neden olan o beyaz çiçek. Yatağa uzunca uzanmış, tavanın daha ne kadar aşşağı inebileceğini düşünürken, birden Minel' in ayak ucumda oturduğunu farkettim, en başından beğri ordaydı aslında ama uykusuzken görmekte zorlanıyorum. Minel; otuzlu yaş...
             Bu gece evden yürümek için ayrılırken, konuşacak çok fazla şeyimiz yoktu, kapıyı kapatıp bakışları altında ayakkabılarımı bağladıktan sonra, sessizce yürümeye başladık. Çok uzun bir yürüyüş olmuştu hatırlayamayacağım kadar uzun bir yürüyüş. Biz yürüdükçe ben adımlarımızı duyamaz oldum ben adımlarımızı duyamadıkça göğsümdeki çelik zırh daha da ağırlaşmaya başladı, birden koşmaya başladığımı hissettim sonra sadece koştuğumu, gittiğim hiç bir yerin olmadığını sonunda düşeceğimi.Sonsuzluk gibi gelen bu gece yürüşünde bir süre boyunca ondan ve topraktan uzaklaşmış, sürekli kafamın içinden geçen keder ve kayıp duygusuna yol açacak olan  bütün sorulara ve cümlelere odaklanmıştım,  soruları sorup ardından cevapsız bırakıp kendi eksikliklerime duyarsız olmaya devam ettim.Yorulup sakince bir yere oturduk ve kısık bir ıslık gibi güzel melodiler içindeki sesiyle birden konuşmaya başladı: ''Balkonsuz ve metal olmayan o evde penceremden baka...