25 Şubat 2012 Cumartesi

Gecenin uykusuna az kalmışken;

           Evi saran taze beyaz çiçeğin kokusunu çok iyi hatırlıyorum sanki beni rahatsız etmişti ya da onunla bir çeşit bağ kurmamı sağlayacak kadar güzel kokuyor, belki bu yüzdendi. Sağımda büyük bir dolap vardı, onun varlığı beni ürkütmeye başlarken her şey daha da ağır bir hâl aldı, henüz yeni doğmuş bir bebeğin korkularını yaşıyor gibiydim, her şey git gide sıkışıyor... Bu oda da çok eşya yoktu aslında, olabildiğince geniş bir odaydı, büyük bir dolap, çift  kişilik  yatak, yatağın tam kenarında çalışma masası, ona eşlik eden gece ışığı, yatağın tam karşısında ise sokağa bakan büyük pencereler ve pencerelerin önünde geçmişten kalan iki yaşlı koltuk, her şeyin başlamasına neden olan o beyaz çiçek. Yatağa uzunca uzanmış, tavanın daha ne kadar aşşağı inebileceğini düşünürken, birden Minel' in ayak ucumda oturduğunu farkettim, en başından beğri ordaydı aslında ama uykusuzken görmekte zorlanıyorum. Minel; otuzlu yaşlarında sakin bir kadın, omuzlarına kadar uzanan saçları vardı ve  her sabah özenle çiçeğini sular, en sevdiği iki aşk şarkısını saatlerce dinlerdi ama o daha çok aşk ile bağdaşmayan bir kadın, bende hiç bir zaman onları bir arada hayal edememiştim zaten. Benim aksime aşktan korktuğunu ya da korkusu yüzünden ona inanmamayı seçtiğini de düşünmüyorum yine de onun gözlerine bakan adam, mutlaka aşkı arayacaktır ve bu arayış kayıp duygusuna yol açacaktır.
        Herşey daha da daralıp beni boğmadan, Minel' in konuşmaya başladığını duydum, belki de orada olmadığım süre boyunca konuşuyordu, emin değilim ama duyuyordum. Cümlelerini çok iyi hatırlayamasamda, sesindeki akışkan ve nazik tavır beni rahatlatmıştı, uzunca konuştu,  sonra sanki odanın içinde deprem oldu, Minel, odanın içinde akıp giden sesini kaybetmiş daha titrek ve seyrek konuşmaya başlamıştı, sesindeki kırgınlık beni tam olarak derin bir boşluğa itti, düştüğümden ve çarptığımdan eminim. Birşeylerin ters gittiğinin farkındaydım, ama sanki çokdan odanın bir parçası olmuş, konuşamayan her eşya gibi öylece hareketsiz kalmıştım. Minel ağlamaya başladı, bu  süre için de uyku neredeyse bana hakimdi. O ağladıkça ben uykuya zorlanıyordum, ne sınırlarımı ne de varlığımın şiddetinin farkındaydım. Uyku zihimden akarken, Minel ağlarken, ben haraketsizliğe tepkisiz oluşuma çokdan yenilmiştim. O' nun sesi daha da azalıyor bense daha da ağırlaşıyordum, sonunda uykunun içindeydim, sahip olduğum bu beden daha fazla uykusuzluğa karşı gelemezdi zaten. O gece güzel olan tek bir rüya bile görmedim, o gece ben hiç rüya görmedim, göz kapaklarımın altındaki karanlığa hapis olmuş, zihnimin bana gösterdiklerini sahip olamamıştım... Gecenin rahatsız edici sakinliğinden sonra, güneş parlayıp beton evlerin ışıkları söndüğünde her şey daha normal bir hâl almıştı. Bir çok gürültü, gecenin o rahatsız sakin sessizliğinden daha alışıldık bir sessizliğe bürünmüştü. Yataktan sessizce kalkıp beni boğan odaya dakikalarca baktım,  hiç bir şey ama hiç bir şey yoktu kafamın içinde. Sanki; orada daha önce hiç bulunmamış gibiydim aydınlığı söndürmek için yürümeye başladığımda, hala yanan gece ışığını söndürdükten sonra pencerenin önündeki koltuklardan birine oturdum, oturduğum hizadan sokağı görebiliyordum, bir kutlama varmış gibi çok fazla insan yürüyordu, sanki... hepsinin acelesi var gibiydi. O an da onlardan birisi olmak beni büyük bir korkunun içine gömülmemi sağladı, yürümek istemiyordum, yetişmek istediğim hiç bir yer yok, sadece bu eskimiş koltukla birlikte oturmak istiyorum, gece olsun istemiyorum, kollarımı ısıtan bu güneş hep bu açıda kalsın. Bu düşüncelerle işim bittikten sonra, hep orada kalmasını istediğim güneş kollarımı yakmaya başladı, birden gecenin serinliğinin özlemini duydum, asla güneş hangi açıda olursa bana ulaşamaz diye düşünmedim. Güneş tamemen gitmeliydi ve geceye yetişmek için zamanın belli bir kısmını yok etmek zorundaydım,  kendi kendime dedim ki; '' uyanmak için her zaman bir neden vardır. '' Onlardan birisi olmaktan korkarken, onlardan birisi olmadan uyanamayacağımı anladım. Onlardan biriysen yaşıyorsun demektir ve her zaman yetişmen gereken bir şeyler vardır. Kaçırmak zorunda değilsin, ama hep birşeylere yetişmen gerekir. Belki de o çiçeğin güzel kokusundan ya da kuracağım bağdan rahatsız olmam bu yüzdendi. Asla onun gibi, öylece pencerenin önünde durup, geceyle günün karışmasını saatlerce bekleyemiycem, tekrar onun gibi saf ve bembeyaz. Kafamı pencereden uzatıp, insanların tozlu ayak seslerine odaklandım sonra yavaşça dönüp o beyaz çiceğe baktım, o sırada bana gülümsediğinden eminim. Dışarıda o tozun dumanın içindeki hiç bir şey ona benzemiyor, onun gibi sakin ve sabırlı değil.
        Yatağa doğru yürüdüm, sessizce uyuyan Minel' e baktım, ardından çiçeğe, düşünüyorum da; bir kadının elinde büyüyen en saf şey ne olabilir? Kendi içinden çıkardığı bir insan mı? Yoksa hiç bir şey umurunda değilmiş gibi pencerenin önünde durup her sabah ona su vermesini ve onun için güzel aşk şarkıları çalmasını bekleyen, benim yetişmem gereken yerlerle hiç bir ilgisi olmayan bu beyaz  çiçek mi? Tekrar düşününce, bir kadının aşk şarkılarının sıradan bir çiçeğe adandığını, ne kadar inandırıcı gelebilir ki ? O kadında aşkı nasıl sorgularsın? Ya da anlattığında anlayabileceğin bir şey midir? Her sabahın erkeninde kalkıp, içinde kaybettiği yüce gönüllü duygular oradaymış gibi, onunla sevişircesine konuşan kadın, belki de aşkın ta kendisidir, görebileceğimiz en gerçek halidir.
                     Bundan sonraki sessizliğin yaratıcı her düşünceye etki etmesini dilerken, onunla kalmakla ondan kaçmak arasında olağan dışı bir kişilik savaşı veriyordum. Çok uzun süre onunla kalmadım ama gitmeden ona sormam gereken bir soru vardı ve Minel uyandığın da aklımdaki tek soruyu ona sordum; '' Neden yalnızlık hissetmiyorsun Minel ?'' Bana bakıp güldü, dağılmış saçlarını düzeltip biraz beklememi söyledi, mutfaktan bir bardak su alıp geldi, doğruca beyaz çiçeğe yönelip, toprağına suyu döktü, bardağı masanın üzerine bırakıp yanıma geldi ve gülümseyerek, sanki fısıldar gibi '' Çünkü korkmuyorum '' dedi. Evden ayrılırken ona sormam gereken son bir soru daha vardı. Soruyu sormadan o na veda edip gittim ve bir gün tekrar bir araya geldiğimizde tek bir soru olacak ''neden korkmuyorsun Minel ?'' Belki bu sorunun cevabından sonra bende aramaktan vazgeçerim ya da bir beyaz çiçek bulup bana korkmamayı öğretmesini dilerim.

24 Şubat 2012 Cuma


             Bu gece evden yürümek için ayrılırken, konuşacak çok fazla şeyimiz yoktu, kapıyı kapatıp bakışları altında ayakkabılarımı bağladıktan sonra, sessizce yürümeye başladık. Çok uzun bir yürüyüş olmuştu hatırlayamayacağım kadar uzun bir yürüyüş. Biz yürüdükçe ben adımlarımızı duyamaz oldum ben adımlarımızı duyamadıkça göğsümdeki çelik zırh daha da ağırlaşmaya başladı, birden koşmaya başladığımı hissettim sonra sadece koştuğumu, gittiğim hiç bir yerin olmadığını sonunda düşeceğimi.Sonsuzluk gibi gelen bu gece yürüşünde bir süre boyunca ondan ve topraktan uzaklaşmış, sürekli kafamın içinden geçen keder ve kayıp duygusuna yol açacak olan  bütün sorulara ve cümlelere odaklanmıştım,  soruları sorup ardından cevapsız bırakıp kendi eksikliklerime duyarsız olmaya devam ettim.Yorulup sakince bir yere oturduk ve kısık bir ıslık gibi güzel melodiler içindeki sesiyle birden konuşmaya başladı: ''Balkonsuz ve metal olmayan o evde penceremden bakarken, soğuk bir kış sabahı çok sayıda kuşun donmamak için hep birlkte ısınmak üzere uzunca bir ağaç dallarında bir araya toplandıklarını gördüm, ama kısa süre sonra,varlıklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrıldılar.Isınma gereksinimi onları tekrar bir araya getirdiğinde, varlıkları onlara engel olacak, birbirlerini anlayabilecek kanat boşluğunu ya da mesafeyi bulana kadar...ama yine de sana kendi duygularımı söyleyip gitmeyeceğim'' Bu cümlenin ardından ona söyleyebilecek birşeylerimin olmaması biraz kederlenmeme yol açmıştı. Bulanık ve ısrarcı bir şekilde sabırsızlığımı hissedebilirdi, aynı benim onun kendi gölgesinde çizdiği sınırı hissettiğim gibi.Ama onu anlamadan gölgesinin üzerinden iz bırakmadan çekip gidecek bir adam olmaktan korkuyordum.Kendime söylediğim cümleyi hatırlıyorum: ''O sadece aşmak istemediğim yola gerçeklik kazandıran bir güç, isterse bu yolu darma duman edebilir.''
    Sanırım güneşin doğmasına bir saat kadar vardı, çoktan eve varmıştık.Gecenin kokusu üzerimizdeyken giysilerimizi değiştirip bu ağaç kokan evin havasını bozmadık, uyumak için hazır olduğumuzda güneş bir misafir gibi ağır ağır pencereye dokunuyordu. Ama ben hatırlıyorum, en bulanık ve en kısa uyku, en uzun yürüyüş, sonsuzluk kadar uzun gelen derinlik. Uyandığımda çoktan gitmişti, bu ağaç kokan ev sahile yakın bir yerlerde. Balkondan sahile bakarken sanki sizi karşılamaya gelen dostlarınızmış gibi, dalgaların gel gitlerini görebiliyorsunuz, başınızı usulca okşayan o serin rüzgarın daveti. Evden çıkıp sahile doğru yürümeye başladım, güneş o kadar yakındayken tam olarak yürüyormuş gibi değildi aslında, sanki toprağın üzerinde küçük kurumuş çamurlar gibi hissediyordum büyük ağaçların dalları bile o sıcaktan korumaya yetmiyordu, kuruyup kaldığım toprak da bekliyorum, birinin üzerime basıp sahile kadar beni ayaklarında taşımasını, suya karışıp o sonsuzluklardan biri olmayı.Tam olarak yok olup bir başka gerçeğe bürünmeyi.Yürümeye devam edip suya yakın bir ağacın gölgesine oturdum, dalgaların melodileştiğini ve rüzgarın ona büyük bir keyifle eşlik edişini anladıkça bir sigara yakmak istedim, ardından bir tane daha, belki bir tane daha.Rüzgarın tiryakisi olmadan, suyun yakınında onu gördüm, saçlarıyla birlikte suyun üzerinde yürüyor gibiydi.Sakince suya daldı.Suyun altından yüzeye çıktıktan sonra, derin bir nefes aldı.Bu nefes onun mecburiyetiydi suyun içindeki iki dakikalık yaşamının mecburiyeti.Arkasına dönüp suya baktı, kumlu yolda ağır ağır yürümeye başladı ve her adımında kum taneleri bir o yandan bir bu yana savruluyordu.Bu kısa kum yürüşüyü, yorgun düşen bedenini daha da zayıf kılmış geçilmesi zor bir ana dönüştürmüştü.Güneş onu yakıp kurutmadan önce, bedenin etrafını saran sular usulca düşüp ve düştüğü her yerde unutulacak izler bıraktı tam olarak o an için de bunu önemseyen bir tek bendim sanırım. Nefessiz kaldığı bu yürüyüşün sonunda toprak yola varmıştı, suyun altındaki iki dakikalık karanlık özgürlüğünü geride bırakarak. Orada asla korkmadığını, insan oluşundan nefes almak zorunda hissederken bile uzaklaştığını biliyorum.Haftanın üç günü saatlerce su da dans edip, o yorucu kum yürüyüşünden bıkmıyormuşcasına aynı bitkinlikle yürüyor.O ne zaman suyun altındayken, ben onu görmezken, karşımda duran sonsuz açıklığa bakmadığımı biliyorum. Onun suyun altındaki dansının suyun üzerindeki hayalini kuruyorum, saçlarının omuzlarına dolandığını.Her geçişi beni biraz daha suyun altına çekiyor, onun yüzeye çıkışına kadar nefes alışımı zorlaştırıyordu.Henüz tanımlayamadığım duygulara sahiplik ederken düşündüm de, eğer ki aşka inanıyor olsaydım, gökyüzünü göstererek zihnimi susturacaktım. Belki de bu gidiş gelirlerin çok daha büyük anlamları olurdu.Ben suyun üstünde yürümektense suyun altına uzanmayı tercih edebilirdim, bu bir süre için bizi ölümsüz kılardı.
                        Kuşlar sabahın köründe şarkı söylemeye başladıklarında, bu suyun altında yaşama arzusu olan kadın yan döndü ve gözlerini açtı, o sadece günün uyanmasını bekliyordu.

                   Şimdi ben bir toprak olsam, korkularımın en büyüğü susuzluk olurdu ve ben bir toprak olsam en büyük aşkım su olurdu.Ben toprak kadının bir parçası olsam en büyük arzum ona karışmak olurdu. 


Geçerken yanından sersem ve esintili,  Hatırladığın son şey neydi ? Yerin 7 kat altına inerken, susadığın ve kaybettiğin.