15 Mart 2012 Perşembe


  •                                        Sevgili insan, mektup acil ve parmaklarım acıyor. Seni arayacaktım, fakat; yaşadığım yer şehre çok uzak bir mesafede, oraya varmak için yedi orman ve iki nehir geçmem gerekiyor, bunun ne demek olduğunu biliyorsun ve artık zaman yok. Bu sana yazdığım ilk ve son mektup olabilir, çünkü; kısa bir süre sonra hiçbir şey hatırlamıyor olacağım. Kuzgunlardan birisi bugün öldü, bir diğeri ise bu mektubu sana taşıyor olacak ve artık onun seninle birlikte kalmasını istiyorum. Ölen kuzgunu gömmek zorunda kaldık, kanadından bir parçayı da bu mektupla sana gönderiyorum. Bu ölümle ilgili bir kaygım ve korkum yok, üzüntümün bir parçası da olmanı istemiyorum. Şimdi sana o çok merak ettiğin ak kadını yazacağım. Kadın güvenli bir yolda yürüyor, yabani otların büyüdüğü bir yol bu ve o yolda hiç bir korku yok, sessizliği bozan insan sesleri yok. Duyulan tek ses kuşlardan ve uzakta hiçbir şeye aldırış etmeyen küçük hayvanlardan geliyor. Yol yukarı doğru gidiyor, yol hep yukarı gidiyor ama yukarıda deniz ve kum var gökyüzü hep onun ayaklarında o hep senin en uzağında sevgili insan. Bu yolda özel bir şekilde çiçekler açmış ve böğürtlen çalıları, onu gözlerden gizliyor ve o ancak, gerçek duyguyu hissettiği bir kaç sihirli gün dışında, insanlarla olan ilişkilerinde hep dokunulmadan kalıyordu ama belki bir kayık bulup karşıya geçerdi eğer ki elleri onun olsaydı, belki en sıcak çölü çıplak ayaklarıyla yürürdü, saklanmasaydı. Düştüğü yeri hatırlayamıyorum, nasıl ateşe ve balçığa bulandığını ama ne kadar derinde olursa olsun ne kadar karanlığın gölgesinde, sen ona hep ak kadın diyeceksin, sen biliyorsun ki bu balçığın ve ateşin onu çirkinleştiremeyeceğini. Huzursuz olduğu her gece, senin o çelik zırhını düşüren bir ağrı saplanırdı gövdene, biliyorum ama kaygılanma, huzursuz olduğu gecelerde ona hep beyaz bir çiçek yollardım, huzursuz olduğu her gece kuzgunları güneş doğana kadar iki yaşlı ağacın içinde bekletirdim. Huzursuz olduğu her gece, ona uykumu armağan ederdim. Yağmurlu bir kış sabahı bir kuşun gölgesine gizlenip onu takip etmiştim, inanamazsın, saatlerce yürüdü ve belli aralıklarla koştu. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim, benim göremediğim senin bilmediğin bir şey kovalıyor gibiydi, sanki yakalasa her şey bitecek, bu gölgesinde uçtuğum kuş yanacak ve külleri savrulacak gibiydi. Kendi gövdemden uzaktayken hiç bir korkum yoktur bilirsin, ama ben, o an bir parçası olduğum bu yolun en uzağında olmak istedim en dokunulmaz en görünmez yerinde. O yürüdü, ben saatlerce onun peşinde uçtum. Bu uzun yürüyüşlerin ardından ak kadın, ormanın içinde bir çınar ağacının altına oturdu, çoktan gece olmuştu. Çınar ağacının en tepesinde ben senin yansıman olurken, gökyüzünde sadece bir kaç yıldız gördüm ama beni bir kurşun gibi ağırlaştırmaya yetti. Düş balçıkla sır bilinmez sevgili insan. Bu ağır gecenin ardından o çınar ağacının altında uykuya daldı, kıvrıldığı toprak ona en nazik tavrını takınıyordu, yapraklar sanki onu sıcak tutmak için özenle gövdesine düşüyor, tüm hayvanlar o uykuya dalana kadar konuşmuyordu sonra sol omzundan bir ışık çıktığını gördüm, o ışık süzülürken bende kuşun gölgesinden ayrılıp, tüm yolu yürümeye başladım. Bilirsin her seferinde zamanı kollayıp ifade etmeye çalışıyorum, yanık kokusu, hava benim için kokuyor sevgili akrel ve ben onu her seferinde gerçek dışı bir şeymiş gibi dışlıyorum. Senin zihninde onlar için kahramanca bir şey yapmak için düşünüp duruyorum. Sonunda bana yakın olanların aslında ben olduğumu görüyorum...
  •                                                 Duyguların kendini sarışına hayran kalmıştım ve onları sabaha kadar beklettim. Böylece, sadece onlara ait genel bir izlenim bırakacak ve ben hatırlanmayacaktım. Bir gece kuşu saatlerce uçar sevgili Akrel ve kanatların varsa hiç bir yere ait değilsindir ama her yerde olabilirsin... Zaman zaman o eski hikayeye geri dönüyorum ama sen bana aldırma, yazdıklarımın aksine hiç bir yere gidemeyen ve bu cümlelerle oyalanan birisinin hayali var. Çocukluğun ilk sakin ve mutlu yılları, çayırların arasında uzanan bir kadın, oyukta birikmiş sular, yolculuğumda bana el sallayan hayvanlarım, gölgemin üzerinde çığlık çığlığa uçuşan kuşlar, aldığın her yeni nefes gibi doğumla birlikte yaşayan ölüm, zamanın dolaylı yoldan öpüşü... Bu geniş çayırlarda gezerken ölü otların olduğu bir kısma geldim, o yıkımın için de bir çiçeğe rastladım, onu uzaktan bir süre izledim ve yanına gidip onunla konuştum, ona dedim ki: 'neden açılıp saçılıyorsun, burada bu uzun ölü otların arasında seni görecek hiç kimse yok ne bir böcek ne bir kuş ne de bir insan'' yüzünü güneşten alıp yavaşça bana döndü ve dedi ki: ''seni aptal! görülmek için mi açıldığımı sanıyorsun.'' orada anladım sadece anladım. Ağır ağır güneşe tekrar yüzünü döndü, söyleyecek hiç bir şeyim yoktu. Karanlık basıp ay gökte belirene kadar bekledim, havanın ak kadın için kokmasını sağladım, sakin bir yere oturup söğüt ağacından yapılmış kara saplı değneğim ile toprağa unutacağım adımı yazdım 'El'... Bu yüksek tepelerin, geniş ormanların, sonsuz denizlerin en derininde yaşayan ak kadının bir elbisesi vardı, sen bilmezsin ama o kadar güzel ki ne zaman o elbiseyi giyse bütün ağaçlar onun kapıdan çıkışını beklerdi, ipekten yapılmış daha önce hiç görmediğin renklerde, elbiseyi giymek için ona yardım edişimi ve omuzlarına bıraktığım mavi şalı anımsıyorum. Keşke sende olsaydın ve görseydin. O yürürken bütün orman, insanların şarkısını söylemeye başlardı. Ağır biçiminden hiç emin değildim ama emin olduğum şey, bu iki dünyayı ve kendisinin yetiştirdiği dünyayı düşündüğüydü. Hayatı boyunca aramızda yaşayan ama aramızda bir yabancı gibi kalan bu ak kadın çok nadir duygulara sahipti sevgili Akrel ve buradaki kimse ona kan bağı ile bağlı değil. Şu anda bunu okurken düşüncelere dalmış bir şekilde sessiz kaldığından eminim... Bir gece vakti ateşin etrafında oturmuş, onu onca kalabalığın içinde bir kadınla konuşurken gördüm. kısa saçlı yaşlı bir kadın, güzel bir şekilde giyinmişti, içinde yaşayan o heyecan onu bir çocuk gibi gösteriyordu karanlıkta, elleri güzeldi ama titriyordu. Ak kadın, yaşlı kadına dönüp eli sırtında şöyle dedi : '' bu kalabalıkta bile diğer insanlarla ilgili bir şey görmüyor veya hissetmiyorsan hiç bir görüntü ve ses alamıyorsan lütfen kendini konuşmak zorunda hissetme.'' ardından kalkıp yürüyerek gitti. O giderken üzerinde en güzel elbisesi vardı. Yanılsama onu görenin gözlerindeydi. Kalkıp gittiği yere asla dönmedi sevgili insan, yedi kahverengi yol yürüyüp onu aradık, bütün orman onu aradık, günlerce, aylarca ve o hiç bir yerde yoktu. Bundan üç gün önce uzunca bir arazide sivri uçlu çimlerin arasında ölü bir kuş bulduk, daha önce hiç görmediğimiz renklerde, göz bebeklerinde kan vardı ve gövdesi yırtılmış, güneş nerede olursa olsun asla gölgesi ne yere ne de gökyüzüne vuruyordu. Onun gidişine alıştıktan sonra üzüntü çok küçük bir bozulmaya neden oldu ve keder sevgi bağı olan bir çeşit üzüntüye dönüştü, bu hayatta ve onu tanıyan bütün canlıların hayatı boyunca sürecek bir üzüntü... Kendini kaybettiğinden eminim sevgili Akrel ama bu onun hoşuna giderdi. Bazen unutmak için yazarız sürekli yazarız hiç durmadan, sıradanlaştırmak şeffaflaştırmak için, bunu yaparken yazdığımız her ne ise aslında o çoktan bir parçamız olmuştur. Geçmişten kalan ellerindeki kesikler, omuzlarındaki kahverengi güneş lekeleri gibi, bize aitlerdir artık, bakmadıkça hatırlamayız bile orada olduklarını, sanki doğumunla var olan bir parçanmış gibi. Bilmiyorum kimler ellerindeki kesikleri özlüyor ya da omuzunda çıkan güneş lekelerini ama sen ne zaman onu unutmak için yazmaya başlasan avucundaki pürüzsüz kesiği özleyeceksin. Ben biliyorum, herşeyin yazılmamış olduğunu. Şimdi ben senin gölgen olmaktan çıkıp yakında sana dönüyorum sevgili dostum Akrel.

Geçerken yanından sersem ve esintili,  Hatırladığın son şey neydi ? Yerin 7 kat altına inerken, susadığın ve kaybettiğin.