30 Nisan 2012 Pazartesi

Uzaktan çok amaçsız ve savruk görünüyor ama içinde biriktirdiklerini yok etmek için, toprağa gömdüğünü biliyorum. Acıları ve mutluluğu için toprağa serptiği onca tohum, belkide insan oluşundaki en büyük alışkanlığıydı... Duygularını canlı tutacak, ona hatırlatacak hiç kimsesi yoktu, bu yüzden toprak ona herhangi bir insandan daha yakın ve yeşeren her tohum, onun kendisi için yetiştirdiği hatıralarıydı. Mecburi sessizliğindeki en yüce gönüllü tavrı. Ben onun hiç konuştuğunu duymadım, zaten konuşacak kimsesi yoktu, güzel bir kadındı, küt saçları ve onu sarmalayan gri bir elbisesi vardı. Bacaklarına ve ayaklarına dolanan o uzun gri elbise... Onca zaman onunla konuşacak cesaretim hiç olmadı. Benim için hep bir fotoğraf karesi gibi, olabildiğine donuk ve renksiz. Onu sadece rüzgarların ve kuşların şarkısıyla anımsayabiliyorum, bu bazen beni üzüyor ama üzüntümün en büyük parçası, onun sessizliğiydi aslında. Şu, sürekli yeşeren ve büyüyen tohumlar; onlar olmasaydı, bu sessizliğin içinde onu duyamayacaktım, o gri elbisesiyle tozlu sokaklarda onu asla göremeyecektim. Güneş tepeye ulaştığında kendi hayatımdan çıkıp, onun gölgesinde saklanarak birlikte saatlerce yürürdük ama ne adımlarımı duyardı ne de varlığımın şiddetini. Bazen, sokağın başındaki büyük salonda oynanan dans gösterisine gider ve en arka koltuklardan birisine oturup gösterinin başlamasını sabırla beklerdim. Müzikle birlikte insanların dansı başladığında, kulaklarımı kapatıp, tüm o sesler olmadan bu insanların nasıl göründüklerini izlerdim. O sessizlikte, onların dansının benim üzerimde hiç bir gücü yoktu. Keder ve kayıp duygusuna yol açan bir sessizlik... Ellerimi kulaklarımdan çekip, müziğin ve dansın beni üzüntümün içinden çekip almasına izin vermedim ama daha sonra o dansı değerli kılmak için, onların bir parçası olmayı deneyip kendimi sahnede hayal ettim. Duyamadığım her melodide hareketlerim biraz daha savruklaşıp yere düşmeme neden oldu. Yine de onu anlayamayacak kadar sessizliğin için de dans etmeyi başarmıştım. Şimdi onu hissetmek, onun bir parçasıymış gibi her hareketinde onunla birlikte ilerlemek beni çok yoruyor... Buna alışmak ve onun kendi sessizliğinde sadece bir görüntü olmak... Ben ne zaman kendimden uzaklaşıp, kederimin ve mutsuzluğumun benim yerime geçmesine izin verdiğimde, onun bahçesinde yeşeren bir çiçek olmayı diliyorum. Kendimi yok ettiğim her gece için, toprağa, gökyüzüne ve ona sarılmış bir kök olduğumu hayal ediyorum. Çoğu geceler onu düşünmeden uyuyamıyordum. Onu düşünüp uyuduğum bir gecenin sabahında aniden uyanmıştım, biraz bekledikten sonra üzerime kalın bir giysi alıp, evimin kapısına ve oradan bahçeye yürüdüm. Babamın en sevdiği yaşlı koltuğuna oturup, sessizliğe ve gökyüzünün nasıl renk değiştirdiğine odaklandım, bu benim unutmak istemediğim bir andı. Koltukta otururken ben bir an için hatırladım; annemi, kız kardeşimi ve ölen babamın en sevdiği zamanı, bu zamanın rengini. Hiç bir fotoğraf bu renkleri yakalayamamıştı. 1910 yılında, henüz küçük bir çocukken yani babam öldükten hemen sonra, annemin bahçemizdeki toprağa ektiği çiçek tohumlarını hatırlıyorum, ben hatırlıyorum da, o zaman annemi izlerken o tohumların bir insan ile olan ilişkisini hiç düşünmemiştim. Acıyan her parçası için toprağa diktiği onca tohum, bana anlattığı hiçbir şey yoktu. Ben ölen babamı tek bir fotoğraf karesi ve tatlı anılarla hatırlardım. Şimdiye kadar o tohumların ve bahçemde büyüyen bu ağacın onunla hiç bir ilgisi yoktu. Annem toprağa gömdüğü her tohumu düzenli bir şekilde sulardı ve yeşerip kendini gösteren her çiçekle konuşur, iki aşk şarkısını durmadan söylerdi. Tekrar şimdi ki acımı düşününce, aslında bir başkasının acısını nasıl kabullendiği mi görünce, acımı ve mutluluğumu paylaşmadığım her an için gövdeme sarılan kökleri farkettim, farkettiğimde yüküm daha da artıyor ve ben kendimi çeliğe ve betona biraz daha gömüyordum. Kendimi toparlayıp kalktığımda çoktan öğlen olmuştu, kafamın içinde yaşayan her anıyla birlikte bahçemden ayrılıp evime döndüm. 1927, 9 mayıs sabahı, kız kardeşim Zelune'den bana bir mektup geldi, mektup da şunlar yazıyordu; ''Sevgili kardeşim, birbirimizi görmeyeli çok uzun zaman oldu biliyorum. Seni ve çocukluğumuzun en güzel yıllarını geçirdiğimiz o evi çok özlüyorum. Hatırlıyor musun? bahçemizin uzağındaki ağaçta kuzgunlar yaşıyordu, arkadaşlarından birisi sapanla onu vurmaya çalışmıştı. Bunu ilk farkettiğin anda hemen onunla kavgaya tutuşmuş ve sen kırık camın üzerine düşüp avucunu yaralamıştın. Annemin o kesiği gördüğündeki yüz ifadesi asla gözümden gitmiyor. Babamın bir canlıyı korumak için, kendini yaralayışını ödüllendirmeside. Arkadaşın hiç pes etmemişti, kuzgunun uçamadığınıda biliyordu ama sen her seferinde kuzgunu öldürmeyi arzuladığını biliyordun. Bu yüzden, her sabah uyanıp o ağacın altında beklerdin. Buna hep gülerdik ama sen hiç gülmez sabırla beklerdin. Evde olmadığımız bir gün, çok endişeliydin, gittiğimiz yoldan geri dönmek için yalvarıyordun babama, hava kararmadan geri döndüğümüzde, kuzgunun ölüsünü yerde bulmuştuk. Saatlerce ağlamıştın sen, onu koruyamadığın için kendine ve o çocuğa lanet etmiştin. Kuzgunu beraber gömdükten hemen sonra, dalların üzerindeki kıpırtıları görüp ağaca koşmuştun. Yavruları farkettiğindeki o yüz ifaden o mutluluğun... Babamın tüm ısrarlarına rağmen o ağaca tırmanıp onları oradan almıştın ama inerken düşüp kolunu kırdın, üç ay askıda kalan kolunla o yavruları yetiştirmiştin sen. Babamın seni hayranlıkla izleyişi, annemin sana şefkatle dokunuşu ve o yavrulara verdiğim her su için bana sarılışın. Bu bizim ölümsüzlüğümüzdü. Bu benim en gerçek anımdı. Tüm bunlar beni canlı tutuyor. Tüm bunlar ne kadar uzakta olursam olayım, senden asla uzaklaştırmıyor. Bu mektupla birlikte sana bir fotoğraf gönderiyorum annem ve ben. Annem hakkında yazacaktım fakat o buna izin vermedi. Seni tekrar görmeyi ümid ediyor. Senin için sayfalarca yazdı, yakında o da sana ulaşır. Seni çok özledik. Lütfen en kısa zamanda bize yaz. Seni seven kardeşin Zelune.'' Mektubu okuyup, tüm o anıları tekrar ve tekrar izledikten hemen sonra kuzgunu gömdüğüm toprağa gittim. Toprağı açıp iskeletinin olduğu yere mektubu yerleştirdim ve yeşerip büyümesi için oraya bir avuç tohum serptim, bu beni hafifletmişti. Bu mektup ve kardeşimin özlemi o tohumlarla birlikte yeşerecek, tekrar toprağa ve gökyüzüne savrulacaktı. Oradan ayrılıp gri elbiseli sessiz kadını aramaya çıktım, arzuladığım tek şey onunla konuşmaktı. Saatlerce yürüdüm ama hiç bir yerde yoktu. En sonunda, o geniş araziye gömdüğü tohumların yanına gittim, orada da yoktu. O bölgenin biraz uzağında bir ağacın altına oturup onu beklemeye başladım. Zaman hızla akıp gidiyor ama o gelmiyordu. Tek istediğim sadece onunla konuşmak, sadece küçücük bir an, sonra özgür olacaktım. Onun gövdesinden ve sessizliğinden çıkıp bu taşıdığım kökleri toprağına serip özgür olacaktım. Koca günün ardından o hiç gelmedi. En sonunda pes edip eve döndüm. Uyudum, uyandım, tekrar onu aradım. Tekrar ve tekrar, günlerce. En kötüsü de onu kimseye soramayışımdı. Onun yokluğunda bir süre ektiği her çiçeğe su verdim, bir süre onlara bakabildim. Her yok oluşunda, günlerim daha da kısalmıştı. Her gelmeyişinde İçine gömüldüğüm beton ve çelik, gövdemin şeklini alıp beni boğarak, kendileriyle yaşamaya mecbur kıldı. Onlarla boğuşmaktan vazgeçip kendime bir zırh yaptım. Nefes alışımı zorlasa da, bu gövdemde büyüyen kökleri, onun için çeliğin altında saklayacaktım. Aradan uzun bir zaman geçmişti, bu süre boyunca, onun toprağına hiç gitmedim. 1928, 15 şubat'da onu gördüğüm ilk yere, çiçeklerini gömdüğü toprağa gittim. Yağan o buz gibi kar, tüm toprağı soğutmuş ve o çiçekleri öldürmüştü. Tam o sırada koruyamadığım kuzgunu hatırladım, arkadaşıma ve kuzgunu koruyamayışıma lanet edişimi. Ben şimdi tekrar dizlerimin üzerine çökmüş, lanet ediyorum. Bu sefer ağlamıyorum, tam olarak şu anda biraz uzağımda bir kıpırtı olsa, onu yürürken görsem ve yanına koşsam, zırhımı düşürüp, gövdemdeki tüm kökleri toprağa salsam diye hayal ediyorum. Belki bu onu konuştururdu, belki ona benzediğimi görürdü. Oradan ayrılıp eve döndüm. Yorgundum, yatağıma uzunca uzandım, ayakkabılarımı bile çıkartmamıştım. Birden avucumdaki kesiği farkettim ve ona dokunmaya başladım. Babamın beni ödüllendirmesine neden olan o kesik, babam ve ölen kuzgun için bir arma. Şimdi onun geri dönmediği her yıl için, bahçeme tohumlar ekiyorum, avucumdaki kesiğin üzerinden son bir kez daha geçerek...

10 Nisan 2012 Salı

Soğuk bir kış gecesi, çatısı olan kapısında kuru ağaç yeşeren büyük bir evde, beş kardeş koltukta uzunca oturuyordu ve içlerinde en küçük olanı bendim, en geride ve en görünmez. Bu ev açık bir araziye kurulmuştu, hepimize yetecek kadar büyük bahçesi ve bahçeyi çevreleyen alçak duvarları vardı... Evin içindeki küçük çatlaklar her zaman dikkatimi çekmiştir. Çoğu zaman onları kapatmak için aralarına beyaz toprak sıkıştırırdım. Zamanla o toprak oradan düşer ve ben yine aynısını yapardım. Evin giriş kapısı beyaz gri renklerde işlenmiş çok eski ve ağırdı, tek başıma açamayacak kadar ağır büyük bir kapı. O kadar eski görünüyordu ki, sanki içine yüzyılları sığdırmışlar. Ama özenle işlenmiş bir kapıydı bu, ne kadar küçük olsam da bunu anlayabiliyordum, ilk defa bir gezginde gördüğüm el yapımı haritayı anımsatıyordu bana her seferinde. Bu evin içinde, her pencerenin önüne koyulmuş adını bilmediğim ve hiç sormadığım beyaz bir çiçek vardı. Bizi sakinleştirdiğinden eminim, bu yüzden onun varlığını hiç sorgulamamıştım. Güzel bir kadın olan Nadereh, onu her sabah sulardı. Saatlerce onunla konuşur, asla anlayamadığım dilde bir şeyler söylerdi. Çoğu zaman sesindeki dokuya odaklanıp onu anlamaya çalışırdım, ben onları izlerken uykusuzluğa yenik düşerdim ama her uyanışımda gün daha aydınlık olurdu. Bir öğle vakti bütün aile bireyleri evimizin salonunda toplanmış oturuyor, çocuk olanlar ise yere bir dairenin etrafına serilmiş insan gözünü yoran o değersiz oyunu oynuyorlardı. Koltuğun karşısında yaşlı kadın oturuyordu, yaşlı kadının sağında yaşlı bir adam, çocukların en solunda ise bizden yıllar önce doğmuş güzel bir kadın olan Nadereh, onun bizimle hiç bir kan bağı yok, ama buranın dışında hiç bir yere ait değilmiş gibi duruyor. Koltuğun sol çaprazında dışarıya açılan o eski kapı. Kapı üç kez hafif sesle irkildi, hepimiz kapıya döndük Nadereh kapıya doğru yürüdü. Sanki yıllar sonra bu eve bir misafir geliyormuşcasına toparlandık ve heyecanla kapıdan girecek kişiyi bekledik. Nadereh, güzel gözleriyle bize bakıp gülümsedi ve kapıyı açtı, ardından 'Sarank ir hâlad' dedi. Kapıdan içeri önce soğuk bir rüzgâr girdi, ardından kırık gülümsemesiyle, sol elinde iki parmağı olmayan, hafif sekerek yürüyen, sağ elinde arapça yazılar yazan, uzunca boylu genç olmayan bir adam, onu daha önce hiç görmemiştik.. Onun adı Erivasar Zerief'di. Önce yaşlılarımıza selam verdi 'Sarank ir hâlad' biz çocuklara dönerek, herbirimize hediyeler dağıttı, ardından kırık gülümsemesiyle şöyle dedi ; ''Gizem ve derinlik arasındaki ayrımı, karanlık ve ayrdınlık arasındaki ayrımı göremeyecek kadar düşeceksiniz yine de ama ben umuyorum ki hayatlarınız boyunca bu küçük aslında değeri olmayan şeyler sizlere, değerli olanları hatırlatır ve unutmayın, her güzel gün size bir armağandır her aydınlığa uyunan gün'' Bu genç olmayan adam Erivasar, bizlere yıllar öncesinden gönderilmiş bir misafir gibiydi ve tekrar bu adam bize görünmez olanı öğretecekti, görünmeyene dokunmayı, duymayı, hissetmeyi, tatmayı ve devamında yönlendirmeyi. Bizler büyüdükçe hayatlarımız rüzgarda sivri dikenlere takılan ipler gibi savrulacaktı, bu yüzden gizem ve derinlik arasındaki, karanlık ve aydınlık arasındaki ayrımı göremeyecek kadar düşeceğimizi biliyordu. Kötü duygulara sahip olmadan önce çocuk olmaya devam ettik. Bu evin içinde çok gizli ayrıntılar yaşardı, hatılaralar hep mektuplarla gizliydi o gece dokuz sayfalık bir yazı yazıldı, yıllar sonra bile başladığımız geçmiş günü unutmamız için. Her birimiz onu selamladık 'Sarank ir hâlad, Erivasar Zerief, Sarank ir hâlad'' Halının üzerinde yazıya benzer şekiller, tam ortasında bir yuvarlak vardı, biz çocuklar her defasında oynamak için o yuvarlağın etrafında toplanır, oyunumuza başlamadan önce insan gözünü yoran bir oyun içindeki değersiz sözleri söylerdik... ''Birdir bir o yerin dibindedir, ikidir iki kadının içinde tilki, üçtür üç tavşan atlaması güç, dörttür dört ölüm bizden göç, beştir beş içinde yaşar Zimres , altıdır altı yolun sonunda karartı, yedidir yedi şeytan kucağında kedi, sekizdir sekiz insanın gövdesinde kara iz, dokuzdur dokuz biz burada yokuz, ondur on güzel baykuş omzuma kon'' Oyunumuzun tam ortasında evin içindeki insanlar haraketlenmeye başladı. Oyunumuz sona erdiğinde bize bu genç olmayan adam Erivasar ile gitmemizi söylediler... Ağır ağır bizi sıcak tutacak giysilerimizi giyip, yola koyulduk. Evimizin çevresi geniş bir araziydi, çok geniş bir arazi, yazları toprağı yeşil olur, içinde çok yaşlı iki ağaç yaşar, bu ağaçların gövdeleri toprakta çok büyük yer kaplar. Eğer ki bu iki yaşlı ağacın kapıları olsa, içerisine girdiğimizde kaybolacak kadar yolumuzu kaybederdik. Kuru soğukla birlikte yürüyorduk, bastığımız toprakta, zamansız yeşeren bitkilerin ölüleri vardı, onlara saygı göstererek üzerlerine basmadan geçtik. Evden uzaklaştıkça Zerhial ormanına yaklaşıyorduk. Ormana yaklaştıkça rüzgarın sesi azalıyordu. Zerhial ormanı çok çeşitli hayvanların yaşadığı, nerelere kadar uzandığı bilinmeyen bir orman ve iki ak şahin bu ormana muhafızlık ediyordu. Ormanın girişine yaklaştık ve beklemeye başladık, o sırada Zerhial'in içine uçan kuzgunları izledik. Hiçbir çocuk hediyeler için heyecanlanmamıştı, hiçbirimiz onlar hakkında sorular sorup bu sessiz yolculuğu bölmemiştik. Erivasar bize beklememiz gerektiğini, iki ak şahinden giriş için izin almamızı söyledi. Cebinden bir şey çıkardı, ne olduğunu anlayamadan, birden ağzına götürüp çalmaya başladı. Gökyüzündeki kuşları izleyen bütün çocuklar Erivasar' a döndü. Bu bir tür nefesli çalgıydı ama daha önce böyle bir ses duyguduğumu hatırlamıyorum. Öylesine güzel ve uzaktı ki kendimi kaybetmemek için yere toprağa oturup avuçlarımı dizlerime bastırdım. Aniden bir gürültü koptu, gök gürültüsüne benziyor ama tam olarak öyle değil, toprağın kırılması gibi. Erivasar çalgısını cebine koyup, kafasını gök yüzüne kaldırdı ve onları selamdı ''Sarank ir hâlad, erifader ekâr'utael sarank ir hâlad '' bizleri korkutan bir şey vardı. Bu orman hareket ediyordu. Ağaçlar ve hayvanların arasında özel bir bağ vardı, bunu her birimiz hissedebiliyorduk. İki ak şahine tek bir isim verilmişti onlara 'Yashar' diyorlardı ve onlar, bizim atalarımızdan çok daha önce buradaydı. İki ak şahini tam olarak hiç göremesem de, kapladığı alanı ve kütleyi hissedebiliyordum. Bu ağırlığın ve genişliğin benim doğumumda hiç bir ilgisinin olmaması ne kadar üzücü... Etraf aydınlık değildi, bir çok gece kadar karanlıktı, Erivasar'ın onlarla nasıl konuştuğunu hiç duymadık, ilk duyduğumuz şey onları selamlayışıydı. Ardından derin bir karanlık ve boşluk ama bir kez olsun görseydim, bir kez olsun bana baktığını farketseydim. Erivasar' ın sesini duyduğumuzda etraf aydınlanmaya ormanı ve içini dolduran sesleri duymaya başladık. Bize dönüp, '' hadi çocuklar yolumuz uzun gidelim '' dedi. Şaşkınlıkla onu takip etmeye başladık. Biz yürüdükçe orman bize yol veriyordu, küçük kuşların bizi izlediğini görebiliyordum, bize nasıl baktıklarını. Uzun yollar boyunca yürüdük, bizi çıkışa götürecek olanı arıyorduk. Aradığımızı bulmadan önce, sonsuz kökleri toprağa sarılmış yaşlı bir ağacın oyuğuna girdik, burada rüzgar ne kadar az esse de, bizi soğutacak kadar yaklaşıyordu. Bir süre oyukta dinlendikten sonra, genç olmayan bu adam bize yememiz için ikramda bulundu. O kadar acıkmıştık ki sonunda teşekkür bile etmeyi unuttuk. Yavaşça oyuktan çıktık ve yola devam ettik. Gökyüzü güneşi saklamaya başlıyor, hava usulca kararıyordu. Bu ormanın içinde çok büyük olmayan bir düzlüğe geldik. Bu düzlükte bir çeşme ve onun hemen yanında bir adam vardı. Elini dolan suya daldırıp her seferinde bir şeyler çıkarıp, cebine koyuyordu. Erivasar adama yaklaşıp: ''Sarank ir hâlad, ey ormanın çocuğu'' diye bağırdı. Adam arkasını dönüp bize doğru yürümeye başladı. Erivasar cebinden çıkardığı ince kumaşa sarılı bir şey verdi ona o da bunun karşılığında bizi ormanın sonuna götürecekti. Çıkışa yol almadan önce Erivasar ona ak kadını sordu o da bilgece bir tavırla gülümseyerek, cevap verdi. ''Bir kuyu vardı Erivasar bilirsin. Kuyu patika bir yola koyulmuştu, yolu takip edersen kum çöllerine varırsın ardı zaman diyarıdır. Biz de bilirdik bu Zinbar çöllerinden ak kadına ulaşmayı, lakin gün doğumlarıyla yüzüne gizlendiğinden beri iki ak şahinin, göğü delen sesiydi ak kadın Azprahel'i tahtından kaldıran. Şimdi bu toprağa sorsan, onu parçalayandır bir akrebin çemberi. Unutma, tüm topraklar sarıya çaldığında, beton ormanları hırsından çatlaya dursun, çatlaya dursun göğü delenleri arş yere masmavi bir gün çocuğu daha doğurur. ''Erivasar sakince ona dedi ki '' ey ormanın cini benim küçük kardeşim, düş balçıkla sır bilinmez.'' Çeşmenin ardında bir kapı varmış onu oraya vardığımızda hiç görmedik, ağaç dalları ve uzun bitkiler onu gözlerden saklıyordu. Bu kısa sohbetin ardından hepimiz kapıya doğru yürüdük. Aşşağı, toprağın içine. Bu kapının bir merdiveni vardı. Etrafta o yolu aydınlatacak ateşler yanıyordu, ağır ağır birbirimize tutunarak merdivenleri iniyorduk. Daha çok indikçe henüz kararmakta olan gökyüzünün ışığını görebiliyorduk. Sonunda dışardaydık. Uçsuz bucaksız bir yoldu burası, kumlarla örtülmüş bir yol. Biraz bekledikten sonra kumun içinden bir yılan yükseldi. Erivasar'ı selamlayıp onu izlememizi söyledi. Yorgun düşen bedenlerimiz bu yolculuğun sonuna kadar dayanabilecekmiydi emin değildim ama yürümeye devam ettik. Neredeyse hiç konuşmuyorduk, sadece gitmemiz gereken yere Zilal'e, karanlığın arkasındaki ışığa doğru büyük bir sabırla yürüyorduk. Bu kumlarla örtülü yolda yılanın yolundan giderken, iki ak şahin Yashar'ları ve ak kadını düşünmeden edemiyordum. Garip şekilde yürüdüğüm her yolun tabanında, onların genişliği yatıyordu. Kendimden ve ailemden hatta kardeşlerimden bile uzaklaştığım bu yol, beni kendi parçası yapıyordu. henüz ben ölümle yüzleşmeden, doğumumla birlikte sahip olduğum gerçeğe korku besleyecektim. Tüm bunlara rağmen yürümeye devam ettik. Yolun yarısında yılan bize dönüp, Zilal'e yaklaştığımızı, bundan sonrasında bizimle yolculuk edemeyeceğini söyleyip, kumun içine geri döndü. Ay artık gökyüzünde kendini göstermeye başladığında sanki yıllardır yürüyoruz gibi hissettim. Zilal'e yaklaştıkça kum toprakla karışıyor, yolun devamında yeşeren çiçekler görünüyordu. Erivasar birden duraksayıp konuşmaya başladı: '' Birazdan Zilal topraklarına basacağız, şimdilik bu yolun sonu ama içinizden birisi, sadece birisi, onun hanginiz olduğunu bilmiyorum. Fakat onun doğumunda, bir kara lekesi var ve bu davete rağmen o Zilal kapılarından giremeden düşecek. İşte o kimdir ki gövdesinde kara lekesi olan, gizem ve derinlik arasındaki ayrımı, karanlık ve ayrdınlık arasındaki ayrımı göremeyecek kadar düşecektir. O kimsedir ki değişmek zorundadır. Yoksa geride kaldığı dünyası onu daha da soğutacak ve bir hiçliğin içine atacaktır. Kükreyen şu gökyüzünde kuşun kafesi kilitli, benim zamanım azalıyor ölüm ve ben yakınlaşıyoruz, bu bir son değil, bu bir başlangıçtır. İçinizden birisi düştüğünde, kardeşler onu unutmamalı. O düşen kardeştir ki, yemin eder bu zalimliğe, geri döner. Zilal in kapılarına çağırır iki ak şahin Yashar'ları ve söver durmadan onu karalayen lekeye ve nefret içer onu unutan dört kardeşe. O kardeştir ki insan oluşuna rağmen korkmayacaktır ölmekten ve dirilmekten, onlar kardeşlerdir ki değişmezse eğer öleceklerdir kara halkalarla birer birer.'' Korku ve şaşkınlıkla birbirimize bakıyorduk. Güzel kız olan Meyigof ağlamaya başlamıştı. Erivasar ona 'korkma' dedi. İçimizden bir şeylerin parçalanıp gittiğini daha birimiz düşmeden hissediyorduk. En büyüğümüz olan Azinli bizi bir araya toplayıp: '' Eğer ki ben bir toprak olsaydım korkularımın en büyüğü susuzluk olurdu, eğer ki ben bir toprak olsaydım korkularımın en büyüğü, derin sulara karışmak olurdu. Benim kıymetlilerim, bu bir son değil bu bir başlangıç olacaktır, birimiz için. Ben yemin ederim ki, o kardeş neye dönüşürse dönüşsün, benim kalemde bir tahtı olacaktır. Benim zihnimde bir adı olacaktır ve o kardeştir ki acıyı ve korkuyu gövdesine sarıp kendi aydınlığını bulacaktır.'' Bize nasıl sarıldığını kokladığını çok iyi anımsıyorum. Bu beni paramparça etmişti. Bilinmezlikle birlikte Zilal in kapısına doğru yaklaştık. Erivasar elini cebine sokup, çalgısını çıkardı. Hüzünlü ve çok şiddetli bir şekilde çalmaya başladı. Yashar'ların gökyüzünden inişini izledik, bana baktıklarını benimle konuştuklarını hissettim. İşte tam o an da ben her yerdeydim. Var olmadığım hiç bir yer yokru. Eğer ki gökyüzünde güneş olsaydı, kanatlarından gece olurdu. Eğer ki yağmurlar yağsaydı büyük topraklar kuru kalırdı. Sol omuzlarımızdan ışıklar çıkarak gökyüzüne yükseldiğini gördük. Kafamı çevirdiğimde Azinli ile göz göze geldim, kararan koluna ve yanan gövdesine baktım. O anda ondan ışığını alacak, ışığını söndürecek ne yaptığını düşünmeye başladım. Bu düşüncelerle işim bitmemişken Yashar'ların büyük bir hışımla onu omuzlarından yakalayıp Zerhial ormanının çok ötesine götürdüklerini gördüm. Kardeşlerim büyük bir acı ile bağırıyorlardı... Yashar'lar Azinliyi götürürken omuzundan yaraladılar, kanayan omzundan akan her damla kan toprağa ve havaya düştü. Düştüğü her yerde asla yeşermeyecek ölü ağaçlar doğuyordu, kökleri derin ama kuru. Onu götürürlerken, dizlerimin üzerine çöküp, onu selamladım: ''Sarank ir hâlad Azinli sarank ir hâlad'' Meyigof elini omzuma koyup, gökyüzüne bakarak şöyle dedi: '' Eğer ki ben bir toprak olsaydım korkularımın en büyüğü susuzluk olurdu, eğer ki ben bir toprak olsaydım korkularımın en büyüğü, derin sulara karışmak olurdu. Benim kıymetlilerim, bu bir son değil bu bir başlangıç olacaktır. Ben yemin ederim ki, o kardeş neye dönüşürse dönüşsün, benim kalemde bir tahtı olacaktır. Benim zihnimde bir adı olacaktır ve o kardeştir ki acıyı ve korkuyu gövdesine sarıp kendi aydınlığını bulacaktır.''

Geçerken yanından sersem ve esintili,  Hatırladığın son şey neydi ? Yerin 7 kat altına inerken, susadığın ve kaybettiğin.